İbni Kesir
Esip savuranlara.
51. sure
27 Türkçe meal. Aralarındaki fark yorum farkıdır; hiçbiri tek doğru olarak sunulmaz. İngilizce çeviriler ayet sayfalarında.
Konu başlıkları platform derlemesidir; bir tefsirden alınmamıştır.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Zâriyât suresi, 1. ayet. وَٱلذَّٰرِيَٰتِ ذَرْوًا
veẕẕâriyâti ẕervâ.
Esip savuranlara.
Zâriyât suresi, 2. ayet. فَٱلْحَٰمِلَٰتِ وِقْرًا
felḥâmilâti viḳrâ.
Yükünü yüklenenlere,
Zâriyât suresi, 3. ayet. فَٱلْجَٰرِيَٰتِ يُسْرًا
felcâriyâti yüsrâ.
Kolayca süzülenlere,
Zâriyât suresi, 4. ayet. فَٱلْمُقَسِّمَٰتِ أَمْرًا
felmüḳassimâti emrâ.
İşi ayıranlara andolsun ki;
Zâriyât suresi, 5. ayet. إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌ
innemâ tû`adûne leṣâdiḳ.
Muhakkak size vaadolunan elbette doğrudur.
Zâriyât suresi, 6. ayet. وَإِنَّ ٱلدِّينَ لَوَٰقِعٌ
veinne-ddîne levâḳi`.
Muhakkak ceza elbet vuku bulacaktır.
Zâriyât suresi, 7. ayet. وَٱلسَّمَآءِ ذَاتِ ٱلْحُبُكِ
vessemâi ẕâti-lḥubük.
Hareli yollara sahip olan göğe andolsun ki;
Zâriyât suresi, 8. ayet. إِنَّكُمْ لَفِى قَوْلٍ مُّخْتَلِفٍ
inneküm lefî ḳavlim muḫtelif.
Muhakkak siz, ihtilaflı bir sözdesiniz.
Zâriyât suresi, 9. ayet. يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ
yü'fekü `anhü men üfik.
Ondan döndürülen kimseler döndürülür.
Zâriyât suresi, 10. ayet. قُتِلَ ٱلْخَرَّٰصُونَ
ḳutile-lḫarrâṣûn.
Kahrolsun o koyu yalancılar.
Zâriyât suresi, 11. ayet. ٱلَّذِينَ هُمْ فِى غَمْرَةٍ سَاهُونَ
elleẕîne hüm fî gamratin sâhûn.
Ki onlar; koyu bir cehalet içerisinde kalmış gafillerdir.
Zâriyât suresi, 12. ayet. يَسْـَٔلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ ٱلدِّينِ
yes'elûne eyyâne yevmü-ddîn.
Din günü ne zaman? diye sorarlar.
Zâriyât suresi, 13. ayet. يَوْمَ هُمْ عَلَى ٱلنَّارِ يُفْتَنُونَ
yevme hüm `ale-nnâri yüftenûn.
O, kendilerinin ateşe sokulacakları gündür.
Zâriyât suresi, 14. ayet. ذُوقُوا۟ فِتْنَتَكُمْ هَٰذَا ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تَسْتَعْجِلُونَ
ẕûḳû fitneteküm. hâẕe-lleẕî küntüm bihî testa`cilûn.
Tadın azabınızı, işte acele istediğiniz bu idi.
Zâriyât suresi, 15. ayet. إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى جَنَّٰتٍ وَعُيُونٍ
inne-lmütteḳîne fî cennâtiv ve`uyûn.
Muhakkak ki muttakiler; cennetlerde ve çeşmelerdedirler.
Zâriyât suresi, 16. ayet. ءَاخِذِينَ مَآ ءَاتَىٰهُمْ رَبُّهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَبْلَ ذَٰلِكَ مُحْسِنِينَ
âḫiẕîne mâ âtâhüm rabbühüm. innehüm kânû ḳable ẕâlike muḥsinîn.
Rabblarının kendilerine verdiğini almış olarak. Zira onlar bundan önce de ihsan edenlerdendi.
Zâriyât suresi, 17. ayet. كَانُوا۟ قَلِيلًا مِّنَ ٱلَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ
kânû ḳalîlem mine-lleyli mâ yehce`ûn.
Onlar gecenin az bir kısmında uyurlardı.
Zâriyât suresi, 18. ayet. وَبِٱلْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
vebil'esḥâri hüm yestagfirûn.
Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.
Zâriyât suresi, 19. ayet. وَفِىٓ أَمْوَٰلِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّآئِلِ وَٱلْمَحْرُومِ
vefî emvâlihim ḥaḳḳul lissâili velmaḥrûm.
Onların mallarında yoksullar ve muhtaçlar için de bir hak vardır.
Zâriyât suresi, 20. ayet. وَفِى ٱلْأَرْضِ ءَايَٰتٌ لِّلْمُوقِنِينَ
vefi-l'arḍi âyâtül lilmûḳinîn.
Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ayetler vardır.
Zâriyât suresi, 21. ayet. وَفِىٓ أَنفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ
vefî enfüsiküm. efelâ tübṣirûn.
Kendi nefislerinizde de. Hala görmez misiniz?
Zâriyât suresi, 22. ayet. وَفِى ٱلسَّمَآءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ
vefi-ssemâi rizḳuküm vemâ tû`adûn.
Rızkınız da, size vaadolunan şeyler de semadadır.
Zâriyât suresi, 23. ayet. فَوَرَبِّ ٱلسَّمَآءِ وَٱلْأَرْضِ إِنَّهُۥ لَحَقٌّ مِّثْلَ مَآ أَنَّكُمْ تَنطِقُونَ
feverabbi-ssemâi vel'arḍi innehû leḥaḳḳum miŝle mâ enneküm tenṭiḳûn.
Göğün ve yerin Rabbına andolsun ki; bu, sizin konuşmanız gibi kesin ve gerçektir.
Zâriyât suresi, 24. ayet. هَلْ أَتَىٰكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَٰهِيمَ ٱلْمُكْرَمِينَ
hel etâke ḥadîŝü ḍayfi ibrâhîme-lmükramîn.
Sana, İbrahim'in şerefli misafirlerinin haberi geldi mi?
Zâriyât suresi, 25. ayet. إِذْ دَخَلُوا۟ عَلَيْهِ فَقَالُوا۟ سَلَٰمًا قَالَ سَلَٰمٌ قَوْمٌ مُّنكَرُونَ
iẕ deḫalû `aleyhi feḳâlû selâmâ. ḳâle selâm. ḳavmüm münkerûn.
Hani onlar, yanına girip; selam sana, demişlerdi de; selam, demişti. Tanınmamış bir zümre.
Zâriyât suresi, 26. ayet. فَرَاغَ إِلَىٰٓ أَهْلِهِۦ فَجَآءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ
ferâga ilâ ehlihî fecâe bi`iclin semîn.
Hemen ailesine giderek semiz bir buzağı ile gelmiş,
Zâriyât suresi, 27. ayet. فَقَرَّبَهُۥٓ إِلَيْهِمْ قَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ
feḳarrabehû ileyhim ḳâle elâ te'külûn.
Onlara yaklaştırıp; yemez misiniz? demişti.
Zâriyât suresi, 28. ayet. فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُوا۟ لَا تَخَفْ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَٰمٍ عَلِيمٍ
feevcese minhüm ḫîfeh. ḳâlû lâ teḫaf. vebeşşerûhü bigulâmin `alîm.
Derken onlardan endişeye düşmüştü. Korkma; demişler ve onu bilgin bir oğulla müjdelemişlerdi.
Zâriyât suresi, 29. ayet. فَأَقْبَلَتِ ٱمْرَأَتُهُۥ فِى صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ
feaḳbeleti-mraetühû fî ṣarratin feṣakket vechehâ veḳâlet `acûzün `aḳîm.
Bunun üzerine zevcesi hayretle seslenerek döndü, yüzünü kapayarak: Kısır bir kocakarı, dedi.
Zâriyât suresi, 30. ayet. قَالُوا۟ كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْحَكِيمُ ٱلْعَلِيمُ
ḳâlû keẕâliki ḳâle rabbük. innehû hüve-lḥakîmü-l`alîm.
Onlar: Bu, böyledir, Rabbın buyurdu. Muhakkak ki O; Hakim, Alim olandır, dediler.
Buradan itibaren cüz 27
Zâriyât suresi, 31. ayet — tek başına açZâriyât suresi, 31. ayet. قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا ٱلْمُرْسَلُونَ
ḳâle femâ ḫaṭbüküm eyyühe-lmürselûn.
Ey elçiler, işiniz nedir? dedi.
Zâriyât suresi, 32. ayet. قَالُوٓا۟ إِنَّآ أُرْسِلْنَآ إِلَىٰ قَوْمٍ مُّجْرِمِينَ
ḳâlû innâ ürsilnâ ilâ ḳavmim mücrimîn.
Dediler ki: Biz, suçlu bir kavme gönderildik,
Zâriyât suresi, 33. ayet. لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِّن طِينٍ
linürsile `aleyhim ḥicâratem min ṭîn.
Ki; üzerlerine çamurdan taşlar yağdıralım.
Zâriyât suresi, 34. ayet. مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ
müsevvemeten `inde rabbike lilmüsrifîn.
Ki; aşırı gidenler için Rabbının katında nişanlanmış.
Zâriyât suresi, 35. ayet. فَأَخْرَجْنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ
feaḫracnâ men kâne fîhâ mine-lmü'minîn.
Bunun üzerine orada bulunan mü'minleri çıkardık.
Zâriyât suresi, 36. ayet. فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِّنَ ٱلْمُسْلِمِينَ
femâ vecednâ fîhâ gayra beytim mine-lmüslimîn.
Zaten orada bir evden başka müslüman bulamadık.
Zâriyât suresi, 37. ayet. وَتَرَكْنَا فِيهَآ ءَايَةً لِّلَّذِينَ يَخَافُونَ ٱلْعَذَابَ ٱلْأَلِيمَ
veteraknâ fîhâ âyetel lilleẕîne yeḫâfûne-l`aẕâbe-l'elîm.
Elim azabdan korkanlar için orada bir ayet bıraktık.
Zâriyât suresi, 38. ayet. وَفِى مُوسَىٰٓ إِذْ أَرْسَلْنَٰهُ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ بِسُلْطَٰنٍ مُّبِينٍ
vefî mûsâ iẕ erselnâhü ilâ fir`avne bisülṭânim mübîn.
Musa'da da. Hani onu, apaçık bir delille Firavun'a göndermiştik.
Zâriyât suresi, 39. ayet. فَتَوَلَّىٰ بِرُكْنِهِۦ وَقَالَ سَٰحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ
fetevellâ biruknihî veḳâle sâḥirun ev mecnûn.
O, erkanı ile birlikte yüz çevirmiş; ya bir büyücü, ya da bir delidir, demişti.
Zâriyât suresi, 40. ayet. فَأَخَذْنَٰهُ وَجُنُودَهُۥ فَنَبَذْنَٰهُمْ فِى ٱلْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ
feeḫaẕnâhü vecünûdehû fenebeẕnâhüm fi-lyemmi vehüve mülîm.
Sonunda onu da, ordularını da yakalayıp denize attık. O, kınanacak işler yapıp durmaktaydı.
Zâriyât suresi, 41. ayet. وَفِى عَادٍ إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ ٱلرِّيحَ ٱلْعَقِيمَ
vefî `âdin iẕ erselnâ `aleyhimü-rrîḥa-l`aḳîm.
Ad'da da. Hani onların üzerine kasıp kavuran rüzgarı göndermiştik.
Zâriyât suresi, 42. ayet. مَا تَذَرُ مِن شَىْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلَّا جَعَلَتْهُ كَٱلرَّمِيمِ
mâ teẕeru min şey'in etet `aleyhi illâ ce`alethü kelramîm.
İsabet ettiği şeyi bırakmayıp toza çeviriyordu.
Zâriyât suresi, 43. ayet. وَفِى ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا۟ حَتَّىٰ حِينٍ
vefî ŝemûde iẕ ḳîle lehüm temette`û ḥattâ ḥîn.
Semud'da da. Hani onlara: Bir süreye kadar yararlanın, demişti.
Zâriyât suresi, 44. ayet. فَعَتَوْا۟ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ ٱلصَّٰعِقَةُ وَهُمْ يَنظُرُونَ
fe`atev `an emri rabbihim feeḫaẕethümu-ṣṣâ`iḳatü vehüm yenżurûn.
Onlar ise Rabblarının emrine başkaldırmışlardı, buyruğundan çıkmışlardı. Bunun üzerine kendilerini göz göre göre yıldırım çarpmıştı.
Zâriyât suresi, 45. ayet. فَمَا ٱسْتَطَٰعُوا۟ مِن قِيَامٍ وَمَا كَانُوا۟ مُنتَصِرِينَ
feme-steṭâ`û min ḳiyâmiv vemâ kânû münteṣirîn.
Ayağa kalkacak güçleri kalmamış, yardım da görmemişlerdi.
Zâriyât suresi, 46. ayet. وَقَوْمَ نُوحٍ مِّن قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَوْمًا فَٰسِقِينَ
veḳavme nûḥim min ḳabl. innehüm kânû ḳavmen fâsiḳîn.
Daha önce de Nuh kavmini. Zira onlar gerçekten fasıklar güruhu idiler.
Zâriyât suresi, 47. ayet. وَٱلسَّمَآءَ بَنَيْنَٰهَا بِأَيْي۟دٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ
vessemâe beneynâhâ bieydiv veinnâ lemûsi`ûn.
Göğü gücümüzle Biz kurduk. Ve muhakkak ki Biz, genişleticiyiz.
Zâriyât suresi, 48. ayet. وَٱلْأَرْضَ فَرَشْنَٰهَا فَنِعْمَ ٱلْمَٰهِدُونَ
vel'arḍa feraşnâhâ feni`me-lmâhidûn.
Yeryüzünü Biz, döşedik. Ne güzel döşeyicileriz.
Zâriyât suresi, 49. ayet. وَمِن كُلِّ شَىْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
vemin külli şey'in ḫalaḳnâ zevceyni le`alleküm teẕekkerûn.
Ve her şeyden çift çift yarattık ki ibret alasınız.
Zâriyât suresi, 50. ayet. فَفِرُّوٓا۟ إِلَى ٱللَّهِ إِنِّى لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ
fefirrû ile-llâh. innî leküm minhü neẕîrum mübîn.
Öyleyse Allah'a koşun. Doğrusu ben; size, O'ndan apaçık bir uyarıcıyım.
Zâriyât suresi, 51. ayet. وَلَا تَجْعَلُوا۟ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ إِنِّى لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ
velâ tec`alû me`a-llâhi ilâhen âḫar. innî leküm minhü neẕîrum mübîn.
Allah ile birlikte başka bir tanrı edinmeyin. Doğrusu ben; size, O'ndan apaçık bir uyarıcıyım.
Zâriyât suresi, 52. ayet. كَذَٰلِكَ مَآ أَتَى ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُوا۟ سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ
keẕâlike mâ ete-lleẕîne min ḳablihim mir rasûlin illâ ḳâlû sâḥirun ev mecnûn.
İşte böyle. Onlardan öncekilere herhangi bir peygamber geldiğinde sadece; büyücüdür veya delidir, dediler.
Zâriyât suresi, 53. ayet. أَتَوَاصَوْا۟ بِهِۦ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ
etevâṣav bih. bel hüm ḳavmün ṭâgûn.
Bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler? Hayır, onlar; azgın birer topluluktu.
Zâriyât suresi, 54. ayet. فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَآ أَنتَ بِمَلُومٍ
fetevelle `anhüm femâ ente bimelûm.
Onlardan yüz çevir. Artık sen, kınanacak değilsin.
Zâriyât suresi, 55. ayet. وَذَكِّرْ فَإِنَّ ٱلذِّكْرَىٰ تَنفَعُ ٱلْمُؤْمِنِينَ
veẕekkir feinne-ẕẕikrâ tenfe`u-lmü'minîn.
Sen, öğüt ver. Çünkü öğüt mü'minlere fayda verir.
Zâriyât suresi, 56. ayet. وَمَا خَلَقْتُ ٱلْجِنَّ وَٱلْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ
vemâ ḫalaḳtü-lcinne vel'inse illâ liya`büdûn.
Ben, cinnleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.
Zâriyât suresi, 57. ayet. مَآ أُرِيدُ مِنْهُم مِّن رِّزْقٍ وَمَآ أُرِيدُ أَن يُطْعِمُونِ
mâ ürîdü minhüm mir rizḳiv vemâ ürîdü ey yuṭ`imûn.
Ben, onlardan bir rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum.
Zâriyât suresi, 58. ayet. إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلرَّزَّاقُ ذُو ٱلْقُوَّةِ ٱلْمَتِينُ
inne-llâhe hüve-rrazzâḳu ẕü-lḳuvveti-lmetîn.
Şüphesiz ki rızıklandıran, güç ve kuvvet sahibi olan Allah'tır.
Zâriyât suresi, 59. ayet. فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ ذَنُوبًا مِّثْلَ ذَنُوبِ أَصْحَٰبِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ
feinne lilleẕîne żalemû ẕenûbem miŝle ẕenûbi aṣḥâbihim felâ yesta`cilûn.
Muhakkak ki zulmedenlerin, arkadaşlarının suçlarına benzer suçları vardır. Acele etmesinler.
Zâriyât suresi, 60. ayet. فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِن يَوْمِهِمُ ٱلَّذِى يُوعَدُونَ
feveylül lilleẕîne keferû miy yevmihimü-lleẕî yû`adûn.
Kendilerine vaadedilen günlerinden dolayı vay kafirlere.